yalnızlık…
Geriye dönüp bir baktığında görmek istediklerin dışında ne görebiliyorsun? Oysa “hayat” denilen şey, birşeyleri ifade etmek zorunda değil midir? Hayat, yaşamayı seçenler için aksi ispat edilinceye kadar sadece bencillerin görebildikleri ile sınırlıdır.
Çocukluk arkadaşlarını düşün. Neredeler şimdi? O zamanlar en iyi arkadaşların değil miydi? Yoksa yanılıyor muydun? Ya da ilk sevgilin? Yoksa çok sevmemiş miydin onu? Kalbin çarpmamış mıydı hiç ya da ellerin titrememiş miydi hiç olmadığı kadar? Nerede ve ne yapıyor şimdi biliyor musun? Hayatına doğduğundan beri onlarca, yüzlerce hatta binlerce insan, binlerce yüz, binlerce ses giriyor, çıkıyor…
Peki ya zamanında o kadar değer verdiğin, hayatına aldığın, birlikte güldüğün, birlikte ağladığın insanlara ne oldu? Onlar nasıl oldu da kayboldu hayatından? O sıkı sıkı sarılmalar, gelmeler-gitmeler ya da içinden gelerek söylediğin “canım”lara ne oldu? Gülmeler, kıkırdamalar yerini zamanla uzun sessizliklere bıraktı. Sonunda hep yalnız kaldın. Bunun farkına varmadın mı hiç?
Belki de inanmak gerekiyor. Gerçekten yaşamak ve hayatı sevebilmek için. Hayatı ve kendini kandırmayı bilmek gerekiyor. İşte böyle vakitlerde tutunuyoruz o yeni gördüğümüz çehrelere. Aslında kendine teslim olmayacağına dair söz vere vere.
Hep farklı bir son bekliyorsun hatta bir son olsun bile istemiyorsun. Ama ya sonra ne oluyor? Zaman yine sessizlikleri mi getiriyor sana? Belki de bıkıyorsun artık hep yanlış insanların tokatlarıyla kendine gelmekten. Yeniden yaralarını sarıp tutunuyorsun hayata. Yeniden açıyorsun yüreğini, çiçekler seriyorsun yollarına bu sefer gerçeği yakaladığını düşünerek. Ama yanılıyorsun hep. Tanıyamıyorsun insanları.
Biz insanlar hayatta mecburuz birilerine. Her defasında sevgiyle açıp yüreğini yeniden tutunup yürüyorsun o yolda. Varsın caysın dostların o yollardan. Bunca riya içinde hala sevgiye açılan kapılar yalnızlıklarda teselli. Sonlar hep yalnızlık. Elinde kalansa gurur duyabileceğin sadece bir kaç hoş anı…